annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2016 Pazartesi

Sonsuz İhtimaller dünyası

Kitapların altını çizmeyeli çok uzun zaman olmuştu ama daha önsözü ile beni çarpan kitaba da rastlamayalı çok olmuş galiba. Kitabın adı: Okulsuz büyümek, Sinek Sekiz yayınları



Okulsuz büyümek iknaya zorlamayan ama kesinlikle ikan eden bir kitap

İsminden de anlaşılacağı üzere 2 çocuğunu okula göndermeden büyüten bir çiftin ebeveynlik öyküsü. Doğruyu yaptığına dair bir ikna çabası olmayan, doğa işe bağ kurmak ve yaşarken öğrenmek gibi şajane kavramlardan bahseden bir kitap. Önsözündeki şu cümle beni çarpan:

"Çünkü biliyorum ki benim çocuklarım koca bir dünyada sonsuz ihtimalleri kovalamak yerine nerede olurlarsa olsunlar ellerinin altındaki dünyada doyuma ulaşabilecekler"

Sonsuz ihtimaller dünyasını yaşıyoruz. Çocuklarımızın erişebilecekleri ne kadar çok olanak var. Daha fazlasına erişmeleri için anne baba olarak ne kadar da fazla özveride bulunuyoruz. Sevmediğimiz şehirlerde, sevmediğimiz işlerde, sevmediğimiz insanlarla yaşıyoruz. Hepsi daha fazla imkanı olan çocuklar yetiştirmek için. Hep kendi çocukluğumuzla kıyaslıyoruz, bizim imkanlarımız daha azdı, onların şunları da olsun bunlarıda diye diye...Ben kasetlerle büyüdüm, benim gibiler gibi kasetleri atamıyorum. Son taşınmamızda kasetlerin olduğu kutuyu taşıyan arkadaşım bana kızmıştı, "Bunların hepsi küçük bir USB'ye sığabiliyor biliyorsun değil mi ? " diye. Kızım şu anda bir masaüstü bilgisayarında dünyada bugüne kadar kaydedilmiş tüm şarkıları saklayabilir. İnternette zaten erişimi var biliyorum ama somutlaştırmak için söylüyorum. Bu sonsuzluk kadar büyük arşivde hangi şarkıları dinleyecek? Hangisinden hoşalancağını nasıl bilecek? Kızımın sonsuz şarkılar içinde ne seveceğini bilemeden oradan oraya savrulması yerine, gerçekten bağ kurduğu çok daha az sayıda şarkı ile daha mutlu olacağını düşünüyorum. Bunu nasıl sağlarım ? Bu konuda düşüneceğim. Önerilere de açığım :)






12 Şubat 2016 Cuma

Sevgili Türk Annesinin Blog yazarken gelir elde edebilirsin :)

İnternette annelerle ilgili bir sürü komik paylaşım bulunuyor. Herhalde şu Türk ve Alman annelerini karşılaştıran yazıyı herkes okumuştur.  Bir de buradaki paylaşım var ki aslında çoğu husus doğru olsa da içinde cinsiyetçi yaklaşımlar da var.

Cinsiyetçiliğine çok takılmadan bu blog işiyle ilgili yeni keşfimi anlatmak istiyorum. Çünkü bu madde ( "Ve tabii ki ilk işi bir anne blog’u açmaktır.") çevremde çok rastladığım bir durum.  Benim çevremde çok sayıda eğitimli, çalışkan anne bebek doğar doğmaz hemen bir blog sayfası ediniyor. Çoğunun motivasyonu çocuğum büyüdüğünde okusun ya da ikinci bir çocuk yaparsam burada yazıklarımdan faydalanırım gibi düşünceler.

Sevgili anneler hem gönlünüzce blog yazıp hem de para kazanabilirsiniz. Buna internet yayıncılığı deniyor. Amerika, İngiltere, Avrupa'da çok popüler bir meslek. Internet Yayıncılığı, web üzerinden içerik üreterek gelir elde edebileceğiniz bir iş modeli. Sermaye gerektirmez. Bir bilgisayar ve internet bağlantısı yeterlidir. Blog kurarken kullandığınız hazır siteler kullanılarak yapılabilecek bir iştir. Gelişkin yazılım bilgisi veya teknik bilgi gerektirmez. Tam veya yarı zamanlı yürütülebilen esnek bir iştir. Yeterki yazdığınız özgün olsun,  Yeterki çalışkan ve sabırlı olun.

Çeşitli yöntemleri var. Sadece blog yazıp verdiğiniz linklerle gelen tıklama, eylem yada satış tepkileri üzerinden komisyon kazanabilirsiniz. Buna internet yayıncılığı deniyor. Tabi çok fazla yöntemi ve detayı var. Bu işin detayını öğrenmek için kurs almak gerekir. İnternette çeşitli eğitimler var. Ama sadece bu işe odaklanmış bir kurum var: Yayıncı Akademisi. Daha önce Ankara'daki eğitimlerine katılmıştım. Pek çok konuda önümü açtılar. Yakınlarda Bahçeşehir Üniversitesi ile  bir eğitim verecekler. Aşağıdaki başlık onların sayfasından kopyalanmış bir başlık.

"Program Size Ne Kazandıracak?

İnternet Yayıncılığı Temel Düzey Eğitim Programı’na katılarak;


  • İnternet yayıncılığı hakkında güncel bilgilere sahip olarak kendi sitenizi açabileceksiniz.
  • Güncel ve özgün içerik yaratmanın önemi konularında bilgi edinecek;
  • Ürettiğiniz içeriğin daha çok kişiye ulaşması için yapılabilecekler hakkında fikir sahibi olacaksınız.
  • İnternet yayıncılığından nasıl gelir elde edildiği ve
  • Yayıncılık türleri hakkında bilgilenecek…

Program bitiminde; kendinize uygun internet yayıncılığı modelini belirleyerek yayıncılığa ilk adımınızı atmış olacaksınız. "

http://yayinciakademisi.com.tr/yayinci-ol/
http://yayinciakademisi.com.tr/yayinci-ol/






15 Aralık 2014 Pazartesi

Nasıl Anlatmalı?


Kızım büyüyor, akıllanıyor, kavramaya başlıyor. Ona neyi nasıl anlatmam gerektiğini, o küçük dünyasında nasıl bir düşünce zinciri oluşturmak gerekiyor? Her anne gibi ben de bilemiyorum. Ölümü, açlığı, insanlığın içinde bulunduğu acıları ona nasıl anlatabilirim? Psikologlara göre net bir şekilde çarpıtmadan, taraf olmadan. Örneğin bu dünyadaki eşitsizlikler 3,5 yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatılmalı?

Lütfiye Kösten - Açlık
İnternette gezinti yaparken ressamların sayfalarına bakmaya bayılıyorum. Çok yetenekli genç arkadaşların yaptıkları harika resimler var. Bunlardan biri http://lutfiyekosten.com/
Onun sayfasını gezerken yukarıdaki resimi çok beğendim. Ekranda açık kalmış. Kızım gördü. "Bu çocuklara ne olmuş anne" dedi. "Açlar" dedim. "Neden" dedi? "Bizim kadar şanslı değillermiş" dedim. "Biz neden şanslıyız?" dedi. "Yemeğin daha bol olduğu bir ailede doğduğumuz için" dedim.
Sonra anlatmaya başladım  "Aslında dünyada herkesi besleyecek kadar yemek var. Ama birileri daha fazla yemek istediği için diğerleri aç kalıyor. Büyükler de küçük çocuklar gibi paylaşmayı bilmiyor. Artık çok büyüdükleri için onlara öğretecek kimse de yok. Bu yüzden sen daha çocukken paylaşmayı öğrenirsen ve başkalarına da öğretebilirsen, kim bilir belki sen büyüdüğünde hiç aç çocuk kalmaz"

Anladı mı? Sanmıyorum, ama resimdeki çocukların hele ki sağdakinin ifadesi kızımın kalbinde bir parça olsun yer ettiyse, bir şeyleri değiştirebileceğine dair benim cümlelerim minik zihninde ufacık fikir doğurduysa kim bilir belki de gerçekten kızım büyüdüğünde çocuklar aç kalmaz. Çok mu fazla yük bindiriyorum minik kızıma? Benim yapamadığımı o yapabilir mi?





19 Haziran 2013 Çarşamba

Anneliğin karanlık tarafı


Bazen onu o kadar çok seviyorum ki, içimden sanki dışarı uçuşan ılık birşeyler var. İçimdeki kelebekler  ona doğru uçuyorlar. Bu son zamanlarda iyice arttı. Düpedüz sevgi bu. Evet kızımı acayip bir yoğunlukla seviyorum.

Hemen itiraflara geçeyim ne yalan söyleyeyim. Böyle değildi. İlk doğduğunda, ilk ayında, belki ilk yılında bile böyle değildi. Ama şimdi ben kapıdan girince yüzünde güller açan, sarılıp bana, saçlarımı seven küçük kızı gördükçe onu öpmek, öpmek, öpmek istiyorum. 


Bir yerlerde okumuştum : "Bali’de bir inanışa göre seyahat ettiğimiz zaman ruhumuz bedenimize yetişemiyor, arkamızdan kendi vaktinde geliyor." Annelik yolculuğa çok benziyor. Aynı şekilde fiziksel olarak anne olsanız da ruh arkadan kendi vaktinde geliyor. Canı nasıl isterse...

Birini bu kadar sevmek çok korkutucu aslında. "Ya onu kaybedersem" fikri ve "ya onu bu sevgide boğarsam"" fikri.  Her iki fikirde insanı delirtebilir. Çok yakın bir arkadaşım kızına bir şey olacağı fikrini o kadar saplantı yaptı ki psikiyatri tedavisi görüyor.  Çevremizde sevgiden boğulmuş bireyler görüyoruz. Annesinin yoğun sevgisinden ergenliği geçememiş öyle çok erkek var ki mesela çevremde. Onun hakkında verdiğim tüm kararlarla ( ne yiyecek?, en giyecek?, ne okuyacak?, hangi oyuncakla oynayacak? hangi okula gidecek? vs)  o sevgiyle birlikte vereceğim her karar aslında onu sıkıştıracak. En nihayetinde her çocuğun ergenliğinde yaşanan şeyler yaşanacak, benden uzak duracak, beni belki sevmeyecek. Benimle vakit geçirmek yerine arkadaşlarıyla olmayı tercih edecek. Kendini muhakkak hayatının bir anında benim sevgimle, onun için iyiyi bilir hallerimle sarmalanmış, kuşatılmış, boğulmuş hissedecek.

Ama korkunun ecele faydası yok değil mi? Onu daha daha daha çok sevmeye devam edeceğim. Ruhum biraz daha bedenimden ayrı hareket edecek.  Belki fark yaratacak şey karanlık tarafın farkında olmaktır.
Anneliğin karanlık yüzü yoğun sevgiyle gelenler olabilir mi? 



15 Mayıs 2013 Çarşamba

Babalar duygularını ifade etsin

Hep anneler anlatıyor, annelik duyguları konuşuluyor, özellikle blog dünyasında neredeyse her anne bir blog tutuyor. Bence güzel de yapıyor. Her anı değişik bir duygu hissettiren bir süreç bu annelik işi. 2 ay önceki gibi hissetmiyorum. Hele ki 2 yıl önceki gibi hiç. O zaman bu duyguları kaydetmezsem bir yerlere bu duygular üzerine konuşmazsam uçup gidecek herşey. 


Babalar her şeyi daha sakin yaşadıklarından mıdır nedir bu konu da farklılar annelerden. Duygularını yazıya yada blog sayfalarına döken ve bunu sürekli yapan baba ne kadar az. 


Geçen gün http://uzuncorap.com/ da kızını Justin Bieber konserine götürmek zorunda kalan bir babanın yazısını okudum. http://uzuncorap.com/2013/05/06/justin-acik-lise-mezunu-mu/ Çektikleri eziyeti, yaşadığı yabancılaşmayı çok tatlı bir dille anlatmış. Ama en çok sonuna bittim yazının ve ne yalan söyleyeyim ağladım gerçekten. Çünkü benim babam da benim için böyle şeyler hissediyor biliyorum ve kızım için babası da. 


"Konser bittiğinde sahnedeki koca ekranda “believe” yazıyordu.

Kızım ellerini havaya kaldırmış parmaklarıyla kalp işareti yapıyordu. Gözlerim doldu.
“Sen Justin’e değil bana inan güzel kızım” dedim içimden.
“Bana inan, ben o kalbin kırılmasın diye kalbinin altına kendi kalbimi, bedenimi, ruhumu, ömrümü, neyim varsa hepsini koyarım. Yeter ki senin o güzel kalbin kırılmasın. Bana inan."
Birinin bunu yazıya dökmüş olması çok ama çok güzel...
Hangi kız babasına böyle sarılmaz ki? 

18 Mart 2013 Pazartesi

Sağlıklı Çocuk Yetiştirmek Üzerine Temel Sorular 3

İnsan gerçekten anne olunca başka bir hale dönüşebiliyormuş. Sağlıklı çocuk yetiştirme üzerine kafa yordukça  topluma dair yaptığım gözlemler beni umutsuzluğa itiyor. Tüm annelik ekollerini geçtim. Belki hepsinin bir toplamını uyguluyorum kendimce, belki kendi yaratıcılığım ve annemden gördüklerimi harmanlıyorum. Ama bir şekilde bir çocuk yetiştiriyorum, kendimce doğru olan yöntemde. Fakat toplumla uyumunu nasıl kuracağımı bilemiyorum. Bilememem normal belki de. 7 milyara ulaşmış ve dünyadaki kaynakları büyük bir hırsla yok eden bir türün üyesi olarak belki de bu tür soruları hiç sormamalıyım. Zira cevaplarını hiç bilemeyeceğim. Kısaca "Su akar yolunu bulur" deyip, sonraki endişeye geçmeliyim belki de. Annelik eşittir endişe etmek ya..

Bu ülkede minare baz istasyonu diye bir uygulama var
Ama sormadan duramıyorum. Şimdi Türkiye'de yaşayan her birey son derece önemsiz bireyler. Bu nereden çıktı diyeceksiniz? Valla ben iliklerime kadar böyle hissediyorum. Devlet vatandaş ilişkisinde yada her türlü kurumla olan ilişki de yada  bireyler arasındaki her türlü ilişki bunu gözlemleyebiliyorum. Benim hiçbir önemim yok. Önemli olsam, depremde yıkılacak konutlar da oturmam, trafikte saatlerim geçmez, bana hormondan ne olduğu belirsizleşmiş domates pazarlanmaz,  GDO'lu yem yemiş sığırımsı satmazlar, toplu taşıma araçlarında balık istifi gibi yolculuk etmem, evimin üstüne benim itirazıma rağmen baz istasyon kurmazlar, herhangi bir resmi işimde bugün git yarın gel demezler vs. Bu örnekler o kadar çok ki, ben gerçekten önemsizim. Üstelik bu zengin yada fakir olmamla alakalı değil. Bugün Baltalimanı İstanbul'un en pahalı yerlerindendir. Ama orada bile kaldırama park etmiş arabalar yüzünden yoldan yürümek zorunda kalırsınız. Denize sıfır yalı dairesinde bile otursanız, arabadan inip evinize girerken, yoldan son sürat gelen bir otobüs sizi ön camına yapıştırabilir.   Tüm dünyada maalesef sadece önemsizler ve değersizler gecekondu mahallelerinde yada son yıllarda Türkçe'de sık kullanımı ile "varoşlar"da yaşar. O yüzden buralara herhangi bir hizmet hep geç gider. Orada insanların yaşamları sadece trajik bir sonu varsa gazetelere o da 3. sayfalarına düşer. Dev bir varoş olan İstanbul değil aslında tüm Türkiye. Hepimizde bu varoşun içinde yaşıyoruz. Varoş kelimesini aşağılama barındırıyor değil mi? Zenginlerin burun kıvırdığı alt sosyo-ekonomik düzeyden insanların yaşadığı yerler...

Sağlıklı çocuk yetiştirmek üzerine sorduğum sorulara geri dönüyorum. Türkiye varoşunda doğup büyümüş bebeğime sürekli sen önemlisin, sen akıllısın, sen özelsin derken aslında çok büyük bir hata yapmış olmuyor muyum? Herhangi bir kurumla ilişkisinde kendini sürekli önemsiz hissedecek bir bireye bu tür bir alt yükleme yanlış değil mi?



26 Şubat 2013 Salı

Sağlıklı Çocuk yetiştirmek üzerine temel sorular 2

Bir önceki yazımda kafamdaki soruların bazılarını yazmıştım. Sağlıklı tanımı ve kültür karışık bir tablo çiziyor. Peki buradan yola çıkarak devam ediyorum. Yaşadığımız ülkenin kültürü nasıl bir kültür? Bu kültüre uygun sağlıklı çocuk nasıl yetiştirilir?

Yüksek sesle konuşur gibi yazıyorum. Ülkemizde Anadolu kültürü diye bahsedilen kültürün en temel özelliği sanırım misafirperverlik. Bunun dışında iyilik, hoşgörü, büyüğe saygı, küçüğe sevgi gibi turistik başka kalıplarda dilimin ucuna geliyor. Ama günlük yaşantıma baktığımda aksine korkunç bir hoşgörüsüzlük, kabalık, sevgisizlik, hiç kimseye kendine bile değer vermeme görüyorum. Gazetelere baktığımda ise daha da korkunç bir şiddet ve kendinden güçsüz bulduğun herkesi ezme, yok etme, linç etme... Bunlar bir toplumun kültürü sayılabilir mi?
Hemen gene wikipedia'ya soruyorum. Kültür nedir? (http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BClt%C3%BCr)


"Kültür farklı anlamları olan bir terimdir.
İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemidir. Bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları inançlar ve adetler sistemidir.
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise, kültür (ekin, eski dilde hars) kavramının tanımı şu şekildedir:
“Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü."

Yukarıdaki tanıma bakarak yaşadığım ülkenin kültürünü günlük hayatımda edindiğim tecrübelerle tanımlayacak olursam tek kelimelik bir tanım buluyorum: hoşgörüsüzlük

Sağlıklı Çocuk yetiştirmek üzerine sorduğum sorulara geri dönüyorum. O zaman bu kültür içinde sağlıklı ve mutlu olabilmesi için çocuğumu aynı şekilde tahammülsüz ve hoşgörüsüz mü yetiştirmeliyim?

Ne sarsıcı bir soru oldu bunu nasıl cevaplarım ki? Montessori, Waldorf, biri bana cevabı bulmamda yardımcı olabilir mi?



21 Şubat 2013 Perşembe

Sağlıklı çocuk yetiştirmek üzerine temel sorular

Ben de her anne gibi, sağlıklı, kendiyle barışık, dengeli bir çocuk yetiştirmek istiyorum. Bunun için okuyorum, bolca kitap yada internette çeşitli makaleler, tecrübe paylaşımları, uzman görüşleri vs. Bu hafta okuduğum iki yazı beni başka şeyler düşünmeye itti.

1.http://annelikilhami.blogspot.com/2013/02/0-3-yas-montessori-uygulamalar-semineri.html

Montessori uygulamaları üzerine bir seminere giden bir annenin notları

2.http://uzuncorap.com/2013/02/15/nisanyan-dawkins-ve-budizm/

Metin Solmaz 'dan bir değerlendirme

İlk yazıda yazıyı yazan anne eğitim sırasında kendi kendine eğitimde anlatılan uygulamaların hangilerini Montessori'den habersizken yapıp yapmadığını soruyor. Örneğin 0-6 ay arasında bebeğin etrafında aynalar olmalı diyen uygulamayı yapıp yapmadığını sorguluyor.

Montessori çok mantıklı uygulamalar öneriyor. 

İkinci yazıda ise Metin Solmaz dinlerden vs bahsederken Hindistan'da bir kasttan bahsediyor.  Cainistler diye canlı sevgisini pek önemseyen bir kastmış bu. Metin Solmaz'in aktardığına göre cainistler:


 "Geceleri bir ellerinde süpürge bir ellerinde fenerle gezerler. Bir taşa oturmaları gerekirse taşa fenerle bakıp süpürgeyle börtü böceği temizlerler. Ağızlarına bir bez parçası maskelediklerinden tanımak da kolaydır. Bu bez parçası nefes alıp verirken istemeden mahlukat yutmamak içindir."


Bu iki yazıyı kafamda birleştirince birşey fark ettim. Sağlıklı çocuk nedir? Hasta olmayan çocuk değil mi? Peki hastalık nedir ? Wikipedia'ya göre (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hastal%C4%B1k) 


"Hastalık veya rahatsızlıkbeden veya zihinde meydana gelen, rahatsızlık, dert ve görev bozukluğuna yol açan belirli bir anormal duruma verilen isimdir. "


Bu anormallık kısmına takıldım. Kime göre ve neye göre anormal. Kültüre dayalı bir tanım değil mi? Örneğin bazılarımıza göre Cainistler anormal kabul edilebilir? Aramıza bir tanesi gelse takıntılı ve hasta olarak görülmez mi? Ağızlarında maske, ellerinde fener ve süpürge. Muhakkak bazıları böyle düşünecektir. Aynı düşünce biz Hindistan'a gittiğimizde bizim için de geçerli olabilir. Normalı ağızda maske ile dolaşmaksa biz dolaşmayanlar hastalıklı kabul edilir mi?  Peki Cainist bir bebek montessori yada waldorf ekolune göre yetiştirilebilir mi? Okuduğum kadarıyla muhakkak yetiştirilir, yetişen çocuğa gene de sağlıklı der miyiz? Ya da şöyle sorayım Cainist bebeği bu yöntemlerle yetiştirdik, kendi aklı ve tecrübesi ile maske ile gezmenin doğru olmadığını tecrübe etti ve  karar verdi. Bu durumda Cainist birey kendi kastında mutlu, dengeli bir yaşam sürebilecek mi?


Daha çok sorum var. Devam edeceğim...



Bir Cainist Rahip



18 Şubat 2013 Pazartesi

Bir bebek Aşcısı Haline Gelmek için Kanıtlamış 10 İpucu


1.      Tuzsuz : Tüm doktorlar tuzun böbreklere fazla yük bindirdiği konusunda hem fikirler. 2 yaşına kadar ne kadar az tuzlu yerse o kadar iyi. Çevrenizin  yapacağı “o tatsız tuzsuz çorbayı içer mi?” baskılarını lütfen kulak arkası edin, o zaten tuzun ne olduğunu bilmiyor, bilmediği bir şeyin eksikliğini hissetmeyecektir.


2.      Şekersiz : Erken yaşta şekerle tanışmak gelecekte diyabet ve obezite riskini artıyor. Dişleri erkenden çürütüyor. Gene doktorlar 2 yaşına kadar şeker yok diyor. Çocuklar şekerli gıdaları ne kadar geç tadarlarsa ileriki yaşlarda şekerin getirebileceği sağlık problemleriyle de o kadar geç tanışırlar.  Ayrıca uzmanlar 3 yaşından sonra da şekerli gıdalardan çocukları olabildiğince uzak tutmak ve çok zorlanılan durumlarda ise mutlaka bir sınır koymak gerektiğini söylüyorlar. Şekerli gıdalar yerine meyve şekerine yönelip  pekmez ve meyve kurusu verilebilir. Keklerde kuru meyveler veya pekmez kullanılabilir.  Hurmayı haşlayıp suyunu ve posasını kullanabilirsiniz. Hurma besin değeri açısından da çok zengindir.


3.      Baharatlar : Yemekleri tatlandırmak için baharatlar kullanabilirsiniz. Taze olduktan sonra her tür baharat verilebilir  ama katı gıdalara geçiş gibi baharat bir anda bol bol kullanılmamalı, mutfak alışkanlıklarınıza göre siz ne tüketiyorsanız bebeğinize de yedirmekte  bir sakınca yok. Hatta kimyon gaza çok iyi gelir, nane mideyi rahatlatır, kekiğin antioksidan etkisi fazladır, karabiber  iştah açıcıdır. Çok acı vermekten kaçınmak lazım. Malum popoda kötü pişiklere sebep olabilir.


4.      Taze : Taze gıda tüketmek çok önemli. 1 gün bile beklese yemeklerde üreyebilecek bakteriler, bebeğinizin vücut hacmi düşünüldüğünde onu kolayca hasta edebilir. Kendini çocukluğunuzdan hatırlarsınız,  hasta eden bir besin asla unutulmaz ve sevilmez


Mengenli mi acaba?
Bebek aşçısı derken çok tatlı bir  aşçı bebek çıktı. Orjinali:  http://www.yarismaca.com/isim/melda/foto/asci-bebek



5.      Katkısız ve İşlenmemiş: Uzun uzun yazmayacağım, artık herkes gıdalardaki katkı maddelerinin neler yaptığını biliyor. Katkısız ve işlenmemiş gıdalara yönelmek lazım.  Mümkünse kendiniz yapın, evde yapılan bebe bisküvisi, keki yada yoğurt tarifleri internette bolca bulunabilir. Tatlarının daha güzel olduğuna adım gibi eminim, tap tazecik evde yapılmış, kokusu eve sinmiş bir kek dışarıda satılan kekten her zaman daha lezzetlidir. 


6.      Mevsiminde yetişen ürünler: Kışın yetişen süngerimsi domates ile yazın yetişen domatesin tadı aynı olabilir mi? Bebeğiniz mevsiminde yetişen sebze ve meyvenin tadıyla büyüsün. Emin olun mevsiminde yetişen meyve ve sebze yeme alışkanlığı büyüdüğünde de çok işine yarayacak.


7.      Tek tek: Gıdaların tatları birbirine karışmasın.Tatlı, tuzlu ve yumurtanın birbirine karıştığı bulamaç halindeki bir kahvaltı yerine herşeyin tadını ayrı ayrı alabileceği bir kahvaltı çok daha iyidir. Bu gelecekteki yeme alışkanlıklarını da etkileyecektir.


8.      Alerjiye dikkat: Bebeklerde ve çocuklarda bulması en zor şeylerden biri besin alerjisi. Umarım kimsenin başına gelmez. Ama genel alerjik besinlerden (bal, yumurta akı, kivi, çilek gibi) 1 yaştan önce kesinlikle uzak durmak gerekir. Dediğim gibi hasta eden bir besin asla unutulmaz ve sevilmez



9.      Pütürük miktarında artış : Püre haline getirilmiş gıdalar yeme zevkini de zamanla öldürür. Oysa parmaklarla yenen makarna eğlencelidir, iştah artırıcıdır. El koordinasyonunu geliştirir.


10.   Eğlence :  Birlikte yemek yapın, yemek yerken ailecek sofraya oturun, muhabbetle, oyunla karışık bol bol eğlenmeye bakın…

2 Ocak 2013 Çarşamba

Anne Olduğunuz Zaman hep sorduğunuz soru : Ben iyi bir anne miyim?



“Annelik daimi iç sızısı” deniyor ya sürekli. Bir endişe hali hiç bitip tükenmeyen. Bilimsel çalışmalarda da endişe duymamızı sağlayan beyindeki bölüm annelerde hep aktif görünüyor. Evrimsel olarak sadece endişeli annelerin çocukları hayatta kalmış anlaşılan. Ama bazen ağır geliyor gerçekten en ufak bir şeyde bile önce endişe ediyor sonra kendimizi suçluyor, eksik buluyoruz. Babalar hiç böyle bir şey düşünmüyor. Gece yoğurt mayalamayı unutup sabaha kadar “yavrum ne yiyecek yarın” diye uyuyamayan anneler var da acaba eve geç gelirsem çocuğum beni arar mı diye soran baba neden bu kadar az? Soran varsa bile babalar yine de gidiyor, eğleniyor, geziyor, tozuyor, hobilerine gerekli zamanı ayırıyor. Çok büyük gelişimsel bir sorun yoksa çocuğun yapamadığı, o an başarısız olduğu, bir sonraki aşamaya geçemediği herhangi bir gelişimsel durumunda genelde babalar kendini suçlu bulmuyor. Oysa anneler öyle mi? Sürekli kendimizi suçluyor, eksik buluyoruz. Sürekli aynı soruyu soruyoruz: “Ben iyi bir anne miyim?”

ağaçkakan gibi kendini gagalayan bir anneyim ben
Babalar kesinlikle daha rahatlar. Çocuğun nasılsa bir süre sonra o hali atlatacağını biliyorlar gibiler. Kızım 18 aylıkken yürüdü. Bu kadar geç yürümesinin sebebi hep benmişim gibi geldi. Acaba onu zorladım mı? Düştüğünde çok mu tepki gösterdim? diye kendimi yedim durdum. Durmadım “neden olmadı?” , “ne zaman olacak?”, “ben mi böyle yaptım?” diye diye kendimi yemeye devam ettim.  Oysa eşim çok daha mantıklı davranarak “eninde sonunda yürür, birkaç yıl içinde hangi ayda yürüdüğünün hiç önemi kalmayacak” diyordu. Annelik güdüsel bir şey falan deniyor ya, görünen o ki  babalar daha güdüsel yaklaşıyorlar. Nasılsa olacak diyebiliyorlar. Bu her başlıkta böyle çocuğum iştahsız diye internette günler geçiren anneler. Babalara göre ise “acıkınca yer”.  Ben kızıma yemek yedirirken bir kaşık daha yedirmek için içimi korkunç bir hırs kaplıyor.  O kaşığı yedirmek o kadar önemli oluyor ki, sanki yemezse hayatta büyümeyecek gibi öyle bir duygu kaplıyor ki içimi bu aslında anneliğin karanlık tarafı. Babası ise gerçekten tek kelime ile “acıkınca yer”den başka bir şey hissetmiyor…

Bu ben iyi bir anne miyim endişesi ile anneliğin karanlık tarafı bazen öyle birbirine giriyor ki …Bir anne mutlaka çocuğu ne isterse yapmalı, ne zaman isterse yanında olmalı, mümkünse işe gitmemeli, her ihtiyacını karşılayan tek kişi olmalı. Bu amaç için anne kendi doğru bildiklerini zorla da olsa uygulamalı.  Uykusu olmayan çocuğu düzeni, bozulmasın diye uyutmalı, tok bir bebeğin ağzına zorla püre tıkıştırmalı. Size muhtaç ve aşkla bağlı küçük bir insan ve onu mutlu edecek (yada mutlu ettiğini düşündüğünüz) her şey sizin elinizde… Müthiş bir ego tatmini.. Peki ama o zaman neden içimde bir yerlerde bir şeylerin yanlış olduğuna dair bir his var? Hiçbirşey eskisi gibi olmayacak biliyorum, çocuksuz hayatımdaki gibi hiçbirşey olmayacak, değişecek, dönüşeceğim… Ama ben… Peki ya ben? Peki ya çocuğum? Onun istekleri arzuları, karakteri yok mu? O son lokmayı tükürme hakkı? Ya da uykusuz bir gün geçirme özgürlüğü?

İşte itiraf ediyorum, ben herşeyi bilemem, onun ne istediğini, nelerden mutlu olduğunu sadece tahmin edebilirim. Çocuğum yerine karar veremem, karar veremediğim gibi onun verdiği kararlardan da sürekli kendimi sorumlu, suçlu hissedemem. Geç yürümek istiyorsa, ortamda çekingenlik yapıyorsa, konuşmaktan imtina ediyorsa, daha güvenli takılmak istiyorsa bu onun seçimi değil mi? Başkasının seçiminden ben sorumlu olamam değil mi? Ah bir de beynimdeki şu endişe bölümüne ses geçirebilsem?

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Bebekler ve doğa

Geçen hafta hava şahaneydi 11 aylık kızımla çimlere yattık. O kadar mutluydu ki,  toprağa basmak, açık havada olmak, rüzgarı teninde hissetmek yüzünde güller açtırdı. Şimdi 11 aylık bebek bile bunu hissedebiliyorsa biz nasıl bu kadar soyutlarız kendimizi? Soyutlayamıyoruz ama herşeyi çarpıttığımız gibi bunu da çarpıtıyoruz.

Günümüzün şehirleşmiş ve çirkinleşmiş günlük yaşamında doğaya çok güzelleme var. Özellikle annelik literatüründe, "doğa" kutsal bir kelime. Doğada olmak, doğayla ilişik ebeveyn olmak, doğal beslenmek vs vs...Neredeyse "doğa" ayrı bir nesne.

Doğada olmak istiyoruz ama tüm şehir konforumuzla birlikte. Yani imkansızı istiyoruz.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Film Festivali ve Annelik

İstanbul'da bahar benim için film festivali demektir. Kanım kaynar festival başladığında, sanki aşık olmuşum gibi yanaklarım al al olur filmleri düşününce... Günde 4 tane film seyredebilirim. 2. haftanın sonunda her şey birbirine girmiştir, sanki yerde alt yazı vardır da ben üstünden atlayarak hatta uçarak geçerim. Beyoğlu'nun festival kalabalığı farklıdır. Her zamanki İstiklal Caddesi değildir işte. Ellerinde programlarıyla karşılaşınca kendiliğinden sohbetler gelişir. En çok hangisini beğendiniz diye başlayan. Her sene yüzlerce film günde 5 filme gitsek bile 2 haftada ancak 70 film izleyebiliriz. O yüzden seçici olmak lazım. Tavsiye bu konuda şahanedir.

Ha bir de kokusu farklıdır festival günlerinde Beyoğlu'nun, havadaki taze bahar kokusu, sinema salonlarının ( Ahh Emek ahhh) tozuna bulanmıştır. Film aralarında gittiğim Lades'teki yemek kokusu, sokaklarda kahve kokusuna karışmıştır. Candır Film Festivali can. Kışın sonu demektir. İstanbul'da yaşamak ne güzel dedirtir.

Geçen sene hamileliğimin son 3 ayında yattığım için gidemedim bir tane bile filme. Bu sene ise 4. günde 3 film görebildim. Kızım uyurken yada babası ile birkaç saat takılırken arada koşarak gidip geliyorum. Davetiye gişesindeki bayanı tanıyorum. Kızımı soruyor. "Evde" diyorum. "Kim bakıyor?" "Babası..." Sanki biraz ayıplıyor beni. "Ne var bu filmde" diyor sanki "bırakıp gelmiş minik kızı... Yazık yazık.."

Öyle mi kızımı bırakıp sinemaya gitmem kötü birşey mi? Suçluluk mu duymalıyım beni mutlu eden birşeyleri yaptığım için ? Asla değil, bu tuzağa düşmeyeceğim. Beni bu kadar mutlu eden bir etkinlikten neden kendimi soyutlayayım? Kızımla da vakit geçiriyorum, kendime de vakit ayırıyorum. Bundan gerçekten mutlu oluyorum.

Ne demiştik? Mutlu anne, mutlu çocuk...

3 Nisan 2012 Salı

Diş ağrısı

Bir insanın dişi ağrıyorsa ona hiç dokunmamak gerek. Bırakın o günü dağda bayırda koşarak geçirsin yada bir kanepede cenin pozisyonunda... Peki ama ya bebeğinizin dişi ağrıyorsa, alttan gelen basınçla etini delip çıkmaya çalışıyorsa ona ne yapmak lazım?  Henüz koşamıyor ki dağa bayıra götüreyim, kanepede sürekli yatacak sabrı da yok. Ne denersem deneyim yüzündeki ifade değişmiyor. Bebeğim acı çekiyor. Uyurken inliyor. Bir anne için daha kötü ne olabilir? Tek bildiğim geçecek olması... Milyonlarca yıldır olduğu gibi, her yeni doğan insan yavrusunda olduğu gibi...Yakında alttan gelen baskıyla dişler çıkacak. Kızım ısırmanın zevkine varacak. Kesmenin koparmanın zevkine. Ama bunlar bir tane değil ki, 20 tane süt dişleri. Sonra çok daha fazla organik madde ihtiva ettikleri için çürümeye eğilimleri daha fazla. Böyle olunca bakımı da var, fırçalanması, bir yaşından sonra geceleri süt ve benzeri şekerli sıvılar içmemesi gerekiyor. Eğer çürürse de dolgusu, kanal tedavisi vs vs...
Amanın  amanııınnn peki milyonlarca yıldır hayatta kalmayı başaran insanoğluna yakışıyor mu bu tablo? Ya  buna göre evrilseydin ya kardeşim, bu kadar zor çıkan dişlerini, çürümeden korusaydın ya... ya da bu kadar kolay çürüyorsa daha kolay çıkaydı şu dişler. Demi ama?

Biz daha 3. çıkartıyoruz, daha çok varmış...
İşte annelik budur değiil mi? Evrimini beğenmediğin atana bile fırça kaymayı hak görebilir insan kendine...


7 Mart 2012 Çarşamba

Anneysen çocuğunda sen de kamu malısın...

Su getiren damacana çocuktan tutun da yolda 30 sn'liğine size gözü takılan teyzeye kadar herkes ama herkes anneliğiniz, bebeğiniz ve sizin üzerinizde hak sahibi bu ülkede. Ona nasıl bakmanız gerektiği ve  kendinize nasıl bakmanız gerektiği konusunda herkes uzman herkes...Boyu, kilosu, dişi, saçı, başı, tırnakları, parmakları, ayakları, bakışı, yere basışı, kakası, maması, uykusu, kokusu.. Herşeyi ama herşeyi herkes bilir, uzmandır. Söylemekten hiç çekinmez. Zaten annelik endişelenmek demek. ( Beyinde insanın endişelendiğinde aktif hale gelen bölgesi anneler de çok ama çok aktif imiş) Bir de üstüne

Herhangi biri : "Bu çok zayıflamış ya son gördüğümden beri?"
Endişeli anne : Yok zayıflamadı, boyu uzadı öyle görünüyor size.."
H.B: "Yok yok kesin zayıflamış, baksana avurtları çökmüş"
E.A:  "Daha yenş Doktora götürdük kilosunda bir azalma yok, boyu uzamış"
H.B: " Ayol avurtları çökmüş, gözlerinin altı mor mor baksana, Doktordan sonra olmuştur ne olduysa, zaetn bunlar kapı deliğinden yel alırlar."
E.A: " Yaa, gözlerinin altı gerçekten de mor valla... "

Artık anneye kuruntu gelir yerleşir, internette göz altı morluğu ve zayıflamanın muhtemel hangi hastalığın belirtisi olduğu bulunur, kafayı kurcalar durur. Geceleri zaten kesintisiz uyumak yok, artık uykuya dalmakta bu kafa karışıklığı ile pek zor.

Lütfen yapmayın, karışmayın, görüş bildirmeyin...


Kolaysa bu yavruların annesine söyleyin "ay bunlar zayıflamış ayol" diye. O da sizi yesin..

29 Şubat 2012 Çarşamba

Kırmızı burunlar

Malum havalar bir öyle bir böyle.. Ortalıktada virüs, mirüs neyse onlardan dolu. Babamız gitmiş iş yerinden aldığı virüsü eve getirmiş. Bir gün yatabildi sadece. Hoop elinden hasta olma nazını niyazini aldık Bahar'la. Benim burun sanki bir çeşme aktıkça akıyor, sildikçe siliyorum. Derisi soyuldu. Bahar da ise o kadar sulu akıntı yok ama onda da burun tıkanıklığı, hırıltı, uykusuzluk, mızmızlık, iştahsızlık var. Hasta bebeği olan her yeni annenin keşfettiği ve keşfettiğine çok ama çok sevindiği şeyler var. Örneğin serum fizyolojik, örneğin otribebe denilen sümük çekme aparatı..Kim bulduysa ne şahane bir buluş yapmış öyle. Bir de tabiki ıhlamur sen ne güzel kokulu bir içeceksin. Aslında Bahar hala anne sütü aldığı için şanslıyız. Çok daha hafif geçiriyor. Anne hastalık yanında hastalığın antikorunu da veriyormuş bebeğine. Muhteşem bir mekanizma. Işın ilginç yani bu kodlama daha ben anne karnında bir hücre iken kodlanmış, aradan geçen 38 yıl sonra işlemeye başlıyor. Otribebe felan hikaye aslında asıl emziren annenin doğasına da övgü düzmek gerekiyor...



21 Şubat 2012 Salı

Evrimsel olarak

Kadınların evrimsel olarak erkeklere oranla daha gelişkin sosyal zekaları olduğunu düşünüyorum. Taa bebeklikten başlıyor bu ayrım. Sosyal sevimlilik, dile yatkınlık, sevgiyi dolaysız gösterme... Bunun kültürel olduğuna inanmıştım çok uzun yıllar. Ama her bebek öyle birbirinin aynı ki, kültürel olmasına imkan yok. Aynı yollardan geçiyorlar, Fransız bebek de önce Agu diyor, arap bebekte, İsveçli bebeğin de yemeği beğenmediğinde annenin suratına püskürtmesi aynı, Koreli bebeğinde... Herşey bu kadar aynıyken, kız bebeklerdeki kendini sevdirmeye yönelik cilve kesinlikle kültürden bağımsız...

Desmond Morris sevdiğim bir yazar. Ona göre bunun sebebi ormandan ovaya çıkan atalarımız, ovadaki etçillerle rekabet edebilmek için bir iş bölümü yapmışlar. Erkek iş birliği içinde ava giderken, fiziksel gelişimi de el ve dil becerisinden, fiziksel güce dönüşmüş. Kadın ise el, dil ve organizasyon yeteneğini geliştirerek bebekler ve çocuklar için büyümeye uygun ortamı sağlamışlar. Bunu bugün artık ovadan da ormandan da çok uzakta şehirde yaşarken oldukça net gözlemleyebiliyoruz. Kadın / anne aynı anda seksen işi bir arada yapabilirken, erkek / baba onca iyi niyetine rağmen çorba karıştırırken bir soruya bile cevap veremiyor.  Bu örnekleri çoğaltmak erkekleri kızdırabilir. Zira artık avlanmıyorlar ve yeteneklerinin kadınlarla karşılaştırılması pek de hoşlarına gitmiyor.

Kadın bir de tüm o organizasyon yeteneğinin arasına bakımlı olmayı da sıkıştırmış ya tebrik etmek lazım. Van müzesinde milattan önce 3000 yılına ait cımbız var. Kızım aynada kendini gördüğünde saçındaki tokasını düzeltmeye çalışıyor..Yani binlerce yıldır aynıyız...




20 Şubat 2012 Pazartesi

Dişler

Hamilelik ve emzirme döneminde dişler illaki zarar görüyor. Bebek anneden ihtiyacını illaki alıyor. Ama o kadar kalsiyum hapına, o kadar düzenli beslenmeye rağmen dişlerden, kemiklerden giden gidiyor. Ha birde tabi özellikle emzirme döneminde annelerimizin, kayın validelerimizin ağzımıza tıkıştırdığı kompostolar, şerbetleri tatlılar, çikolatalar...Hamilelik döneminde mide bulantısını bastırmak için hırsla çiğnediğimiz sakızlar... Tüm süreçte uykusuzluktan, yorgunluktan, eşekten düşmüş ruh halimizden dibe vurmuş bağışıklık sistemimiz... Bir de üzerine hamilelik ve emzirme döneminde diş doktoruna gidilmez deyip, ihmal ettiğimiz küçük çürükler, çatlaklar...Sonuç "her hamilelik bir diş kaybettirir"...

Gitti, gitti koskoca azı dişim gitti. Zaten kanal tedavisi yıllar önce yapılmıştı. Artık yapacak birşey yok dedi doktorum ve çok zor bir çekim süreci sonunda dişimin yerinde kocaman bir boşluk var. Ha bununla kalacak gibi de görünmüyor. İki dişime daha kanal tedavisi yapılacak, çekilen diş yerine ya implant ya köprü.

Tam da kızımın alttan iki tane dişi inci gibi parlarken, elimi ısırdığında harbiden acıtırken, elma, ekmek ne bulursa zevkle çiğneye çiğneye yemeye başlamışken...

Ama teknolojiye şükretmek lazım. Annem geçen sene pek acılı bir süreçten sonra tüm dişlerini implant yaptırdı. Artık sakız çiğneyebiliyor. Annemle kızım yeni dişleriyle mutlu anlayacağınız, darısı başıma...

16 Şubat 2012 Perşembe

Güzel haber...

Bir kız bebek daha geliyoooorr
En yakın arkadaşlarımdan biri 20 haftalık hamile. Bebiş cinsiyetini göstermiyordu. Sonunda göstermiş. Bir kız daha geliyor. Muhtemel doğum tarihi Haziran ortası, Bahar'la aralarında 1 yıl olacak. Çok sevindim.  Bizim olduğumuz gibi Bahar'la çok yakın arkadaş olurlar diye umuyoruz. Ayrıca mevsimleri uyduğu içi her türlü kılık kıyafet Bahar'dan ona devir olur. Zaten Bahar'a da Duru'dan devrolmuştu. Bebekler herkesin bildiği gibi çok çabuk büyüyorlar. Herkeste  bunu bile bile sürekli kıyafet getiriyor. Sadece 2 kere giydiği bir daha da giyemediği kıyafetleri gördükçe ne kadar üzülüyorum. Bu kadar tüketmek tam da onların geleceği için ne kötü...

Henüz isim arayışındalar. Bakalım yeni kızımız nasıl bir kız olacak? Bu tatlı merak... Geçen sene benim geçtiğim her adımdan şimdi arkadaşım geçiyor. Umarım sağlıkla kızını kucağına alır. Bahar'la birlikte kardeş kardeş büyür, güzel günler görürler...


1 Şubat 2012 Çarşamba

Kontrol

Annelik ruh hali annenin bebekliği ile yakından alakalı bence. Eğer çok yalnız / kırgın /sevgisiz bir bebeklik geçirmişsen o kadar saldırgan / baskıcı / bunaltıcı bir anne oluyorsun. Üstelik de bunu bir annenin o "herşeyin en iyisini çocuğum için ben bilirim" edaları ile yapıyorsun. Bebeğiniz kız ise bu sefer o kendi kızına sizin onun bebekliğinde açtığınız yaralarla evrilmiş bir ruh hali ile davranacak. Ben tüm bunların kötü olduğunu düşünmüyorum. İnsan milyonlarca yıldır bu gezegende yaşıyor ve biz ilk anneler değiliz. Hayatın akışı, insanları farklılaştırıyor.  Elbette her anne çocuğun için en en en iyisini istiyor. Onun mutlu, sağlıklı, huzurlu bir birey  olmasını istiyor. Bunun için çabalayıp duruyor. Ama biraz rahatlamak lazım. Kendimizin farkındaysak, bebeğimizle olan ilişkinin farkındaysak geri kalan faktörleri kontrol etme şansımız yok. Benim son zamanlarda annelerde gördüğüm en büyük sıkıntı bu çok kasıyoruz çook. Biraz rahat baksak daha kolay olacak herşey.

Hava durumunu kontrol etmek mümkün mü?
Bu bahsettiğim fazla önemseme ve kasma hali her an her yerde geçerli. Bugün otobüste bir kadın gördüm. Muhtemelen Japon, bir turist. Dışarıda kar tipi donduruyor her yeri. Kendisi inmeden önce beresini taktı, sonra da yaklaşık 10 dakika aynasını çıkartıp beresinin önünden çıkan saçlarını düzeltti. Bakımlı olmak için yapılan şahane bir hareket, kesinlikle takdir ediyorum. Ama gereksiz  buluyorum. Aynı durakta birlikte otobüsten indik. 30 sn içinde rüzgarla saçları karman çorman oldu.  Yazık oldu onca çabaya...Annelik kasmasıyla aynı durum bence, kontrol edemediğin hava durumu...

27 Ocak 2012 Cuma

Kar Yağıyor

Tüm yurrta kar yağıyor. Istanbul ne kadar çirkin oluyorsa karda Ankara bir o kadar güzel. Van'da çirkin oluyordur eminim. Nasıl yaşanır bu soğukta o çadırlarda. Hele bebekler, çocuklar, çaresiz anneler ne yapar? Tüm kış bebekler için bere ördüm. Çok hızlı yada çok maharetli değilim ama örebiliyorum işte. Eş dost katıştırıp bir arkadaşın öğretmenlik yapan kuzenine gönderiyoruz. O götürüp elden dağıtıyor. Yeter mi yetmez elbette. Düşündükçe içim acıyor. Bahar kadar küçük bebekler soğukta, benim kadar anne anneler çaresiz. Bebek bezi var mı, ya pişik için krem?  Altını yıkayacak bir tas sıcak su? Boğazdan geçecek bir yudum sıcak çorba? Ahh ah dayanamıyorum bu düşüncelere.  Öncesinden de sulu gözlüydüm şimdi çok daha duygusal oldum.

Tüm anneler hadi şiş başına, ne örebilirsek kardır. Benim gibi düşünen ama daha organize olan kadınlar var. Onlar aracılığı ile gönderebilirsiniz. İşte adresleri: .http://vanicinoruyoruz.com/