3 Aralık 2012 Pazartesi

Çocuğunuza Yemek yedirirken yapılmaması Gereken İlk 10



Bebeğin beslenmesi bebek gelişimi için en önemli unsurlardan biri olduğu konusunda herkes hem fikir. 
Tüm anneler gibi ben de ay ay bebek gelişimine takmış durumdayım. Ne yerse gelişimi nasıl olur? 
Yemeli ki büyümeli ama bebeklere yemek yedirmek ne kadar zordur herkes bilir. Kaşıkla arkasından koşulan bir bebek, her tarafı püre içinde, ağlamaya ramak kalmış bir anne.Bu endişe ve çaba zamanla da azalmıyor. 

"bebeğim yemek yemiyor ne yapmalıyım?" sorusu yaşla birlikte büyüyor ve 

"çocuğum yemek yemiyor ne yapmalıyım?"a dönüşüyor.  


Kızım 18 aylık. 13 ay emzirdim.  İlk 6 ay sadece anne sütü aldı. Sonra parçalı olarak ek gıdaya geçtik. Önce meyve ve yoğurt, sonra yavaş yavaş sebze, bakliyat, et, tavuk, balık. Yazın ishal olduğu zaman dışında kilosu hep %50’nın üstünde bir bebek oldu.  Şu anda kendi kendine yemek yiyebiliyor.  Yaklaşık 16 dişi var. Ceviz, badem gibi kuruyemişten tutunda, çorba gibi sulu şeyleri bile kendisi kaşık, çatal ya da elli ile yiyebiliyor. Çok yakın bir arkadaşım 18 aylık olana kadar oğluna blenderda püre yaptığı yiyecekleri vermiş.  Çocuk şu anda 5 yaşında olduğu halde hale annesi yemek yediriyor ve çok az yemek yiyor.  Buradan yola çıkarak işte yemek yedirirken yapılmaması gereken İlk 10


1.     Asla benim az önceki paragrafta yaptığım gibi başkalarının çocukları ile kendi çocuğunuzu kıyaslamayın. Her çocuk birbirinden farklı, kendi karakteri ile dünyaya geliyor. Siz nasıl arkadaşınızdan farklıysanız o da arkadaşınızın çocuğundan farklı
2.      Asla çocuğum şunu yemiyor diye genelleme yapmayın. Bugün bunu yiyen yarın yememeye başlıyor, yada ağzına koymadığı bir şeyi ertesi günü şapur şupur yiyor.
3.      Asla zorlamayın. Sadece teklif edin yemiyorsa zorlamayın. Bunu söylemek kolay, yapmak çok zor biliyorum.  İnsana bir kaşık daha yedirmek için korkunç bir hırs geliyor.  O kaşığı yedirmek o kadar önemli oluyor ki, sanki yemezse hayatta büyümeyecek gibi öyle bir duygu kaplıyor ki içimi bırakamıyorum.  Ama zorlamak kesinlikle çok daha fazla sıkıntıya sebep oluyor. Her anne  “Çocuğum Yemek Yemiyor (Israr Etmeyin, Birlikte Eğlenin)Carlos Gonzalez” kitabını okumalı ve hatta her 3 ayda bir tekrar okumalı.  Israr konusunda yardımcı oluyor. (http://www.idefix.com/kitap/cocugum-yemek-yemiyor-carlos-gonzalez/tanim.asp?sid=K4DFE0ZENY0Y2GNLTLK2)
4.      Asla “ay ortalık battı” diye düşünmeyin. Bırakın batsın, çocuğunuza kendi kendine yemek yemeyi öğretmenin tek yolu bu. Koyun önüne ne yiyecekse 1/3’u dökülecek ama 2/3’unu bir şekilde yiyecek. Serin altına bir bez, yemekten sonra çırparsınız olur biter yada şarjlı kablosuz dikey süpürgeler var. Paraya kıyıp onlardan bir tane alın. Asla pişman olmayacaksınız. (Bizde bu var:
5.      Asla takıntı yapmayın. “Ay bu gün protein grubundan bir şey yemedi” diye uykularınızı kaçıracağınıza “bu hafta ne yedi?”ye konsantre olun.  Dünyada milyonlarca çocuk çok az proteinle hayatta kalıyor.  Sakın olun.
6.      Asla gözlemlemeden kalıplarla konuşmayın.  “Su içerse şişer yemek yiyemez” Nasıl bir yalan, kendinizi düşünün susuz yemek yiyebilir misiniz? Boğazınız kuruyken yutabilir misiniz o makarnaları?  Çocuğunuzu biraz gözlemek neyin doğru olduğunu gösterecektir size.  Başka bir örnek benim kızım bulamaç şeklindeki kahvaltıyı hiç yemedi, ret etti.  Ama tosta bayılıyor.  Çünkü sert şeyler dişlerini kaşıyor ona iyi geliyor. Ben de bulamaç kahvaltıya koyacağım herşeyi tostunun içine koyuyorum. Aynı şeye denk geliyor.  Anneme göre ise bebek dediğin bulamaç kahvaltı yer.
7.      Asla çok ciddiye almayın. Yemek yemek zevkli bir şey değil mi? Hep birlikte masaya oturmak, günün kritiğini yapmak,  gülerek, eğlenerek yemek yemek.  Eee o zaman püre yapılmış sebze ağzına tıkıştırılan çocuk nasıl eğlenebilir ki? Bırakın biraz döksün, oyuncaklara bulaştırsın, mama sandalyesinin tepsisine resim yapsın.  Eğlensin ama siz de eğlenin. Bir daha bu kadar küçük olamayacak.
8.      Asla aşırı korkmayın. İnsan ırkı 7 milyara ulaşmış durumda.  Eğer her katı gıdaya başlayanın  ilk lokması boğazına takılıp ölseydi sizce 7 milyara ulaşabilir miydik?  Bebekler kendilerini kurtarmayı çok iyi biliyorlar. Bırakın öksürsün,  sırtına vurun. En kötü kusar ama eninde sonunda kendini kurtarır.  (Ama tabi ilk yardım olarak katı cisim kaçması halinde ne yapmanız gerektiğini  öğrenin  mesela bu linke bir bakın http://www.bebekdoktorum.com/index.php/acil/boulma.html)
9.      Asla kendi damak tadınızı ona dayatmayın. Siz kereviz yemiyor olabilirsiniz ama ona bir şans tanıyın. Yada siz kerevizi pişmiş seviyor olabilirsiniz ama o çiğ sevebilir. Bu şansı da vermek lazım.  Dişleri kaşındığı için sert şeyler hoşlarına gidiyor. Bırakın çiğ yesin sebzeyi…
10.   Asla tuzlu, şekerli, koruyucu içeren işlenmiş gıdalar vermeyin. O daha çok küçük maruz kaldığı kimyasal vücut kitlesiyle oranlandığında çok fazla. Muhakkak  tuzlu, şekerli, koruyucu içeren işlenmiş gıdalar yiyecek ama biraz büyümesine zaman tanıyın.  Zamanı gelecek.

"Çocuğum yemek Yemiyor" , Yazan: Carlos Gonzales, her 3 ayda bir her annenin tekrar tekrar okuması gereken kitap


29 Kasım 2012 Perşembe

Yeni tutulma, eski tutulma karşılaştırması



  • Sen kendini ne kadar enerjik hissedersen hisset yada ruhun ne kadar genç olursa olsun,  metal yorgunluğu gibi bir vücut yorgunluğu var. Kemikler, kaslar ve spazmlar 25-30 yaşındaki gibi değil. Hamilelik sonrası hele hiç değil.



  • "Ay belim, belim" deyip devrilip TV karşısına yayıldığın eski tutulmuşluklar  tatlı birer anıya dönüşüyor. Zira evde her daim, ilgi, sevgi, yemek, banyo vs bekleyen bir minik yaratık oluyor.


  • Eskiden  “ay yatakta dönmek çok zor” derken resmen kapris yapıyormuşum.  Bu seferki tutulmayla yatakta dönmeye acılı inlemeler ve kalça kemiklerindeki can yakıcı ağrılar eşlik ediyor.


  • “Ay eğilemiyorum, ayakkabımın bağcıklarını bağlar misin hayatım?” cümleleri acıklı birer gülümseme eşliğinde anımsanıyor.  Yerini “kızım bir sabit dur, zaten zor eğiliyorum ayakkabını giydirmek için” cümleleri alıyor.


Daha yazayım mı? Yok yok yazmiiim…

27 Kasım 2012 Salı

Bel ağrısı baş belası...

Önce ince bir sızı olarak başlıyor, sonra gittikçe şiddetleniyor ve en nihayetinde nefes bile almada zorlanıyorsunuz. Bu birinci geliş şekli. Yada bir gün bir şey yapıyorsunuz hep yaptığınız bir şey, yerden terlik alırken, havluya yüzünüzü silerken, arabada dikiz aynasına bakarken, herhangi bir ufak bir hareket, tak acıdan kımıldayamaz oluyorsunuz. Artık en yakın acil size yardımcı olabilir. Önce film, emar vs vs, sonrasında gelsin kas gevşetici iğneler, sonra uzun bir yatak istirahatı... Çabucak geçiyor mu? hayır, 45 gün yattığımı biliyorum. Peşine uzun bir fizik tedavi süreci... Elektrik vermeler, ışıkla ısıtmalar, masaj ama çözmüyor, çözülemiyor haa arada sizi ameliyat etmeliyiz diyen doktorlarla mücadele de var.

Sokaktan geçen insanları çevirip Emar çeksek her 10 kişiden 8'inde bel yada boyun fıtığı vardır ama henüz farkında değillerdir diyor bir tanesi. Nedir bu fıtık peki? Kısaca Omurların arasından pörtleyen jelatinimsi sıvının sinirlere baskı yapmasıdır. Tip müspet ilim değil mi kardeşim? Nasıl aynı Emar'a bakan 4 ayrı doktor 4 ayrı şey söyler? "Hemen ameliyat olmalısınız, biz bel fıtığı olan hastalara ço az ameliyat deriz ama siz kesin olmasınız", "Ameliyatla hiç alakası yok, olsanız da bu ağrılar geçmez sadece dinlenmelisiniz , "Evet ameliyat çözüm olabilir", vb vb.

Kime inanacaksınız? zaten yürüyemiyor, konuşamıyor, nefes bile alamıyorsunuz. Kime inanacaksınız? Ben ameliyatsız çözüme inandım.

Ama evde eskisi gibi değil hiçbirşey: İlgi sevgi, şefkat bekleyen bebek var bebek !!!

26 Kasım 2012 Pazartesi

Neydi bu kadar zor olan?

Nazar değmesin diye :)
Hayatın kendisi zordu.  Yeni anne olmaya adapte olmuşken yoğun iş yaşımına eklenmiş sağlık problemleri...

Özellikle de bel ve boyun ağrıları... Hamilelik, emzirme, koşuşturmalarıma yorduğum yaklaşık 3 yıldır süren bel ve sırt ağrılarım vardı. Sabah yorgun kalkıyor, ayakta durduğumda belim fena halde ağrıyordu. Belki de özellikle hamilelik sonrası kucakta taşıma şımarıklarına yüz vermem
süreci hızlandırdı. Daha öncede benzer teşhisler koymuşlardı. bel fıtığı, boyunda düzleşme vs vs... Şikayetlerim artı artı ve en nihayetinde yatak yorgan yatmak zorunda kaldım. Evde yeni yürümeye başlayan kızımla bu yatak serüveni ne kadar zor oldu tahmin edilebilir. 

Ama aştık işte hepsini. Nasıl olduğunu anlatacağım...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Blog yazma işi, annelik ve yeni ufuklar...

Bu blog yazma işi ne zor işmiş, sabır ve motivasyon hiç eksik olmamalı. Her zaman hazır ve nazır olmalısın. Vaktini ona göre ayırmalı ve gereğini yapmalısın. Sevgiyle, sabırla devam etmelisin. Aynı bebek bakımı gibi. Aynı anne olmak gibi. Gerçekten şu kısa dönemde öğrendiğim en büyük şey sabırlı olmak. Oysa gerçekten çok sabırsız, tez canlı bir insanım.  Herşey çabucak olsun isterim, sokakta hızlı hızlı yürürüm, hep çok seri konuşurum, yemeği bile motor takmış gibi yiyorum. Bu kadar hız hem çok işime yarıyor, hemde beni zorlayan başka sorumlulukları üstüme almama...Blog yazma işi de bunlardan biri. Hızlı hızlı yazayım tüm duygularımı, yaşadıklarımı istiyorum. Ama yeterli sabrım var mı? Geçen aylarda yoktu işte... Herşey çok hızlıydı ama benim sabrım ve motivasyonum yoktu. Şimdi herşey düzeldi. Artık bekleyin beni...
Yeni ufuklara yelken açmışım...

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Taze blogculuk ---

Valla ne diyordum ilk başta, her gün bir şeyler yazarım, içimden geldiğimce... Aman bir baktım son 1 ayda hiç birşey yazmamışım. Ne zormuş her gün yazmak? Şimdi daha iyi anlıyorum neden gazetelerdeki, köşe yazarlarına bu kadar para verildiğini... Yaz yaz gene yaz valla bravo.

Annelikle full time bloggerlik mümkün değilmiş zaten. Ben kızımın hep böyle uslu uslu bir köşede oturuup oyuncakları ile oynayacağını hayal etmiştim. Meğer ne yanılmışım. Gittikçe daha fazla hareket, gittikçe daha çabuk tükenen bir anne...Hele bunun daha başlangıç olduğunu düşünürsek vay halime...


Bebekler ve doğa

Geçen hafta hava şahaneydi 11 aylık kızımla çimlere yattık. O kadar mutluydu ki,  toprağa basmak, açık havada olmak, rüzgarı teninde hissetmek yüzünde güller açtırdı. Şimdi 11 aylık bebek bile bunu hissedebiliyorsa biz nasıl bu kadar soyutlarız kendimizi? Soyutlayamıyoruz ama herşeyi çarpıttığımız gibi bunu da çarpıtıyoruz.

Günümüzün şehirleşmiş ve çirkinleşmiş günlük yaşamında doğaya çok güzelleme var. Özellikle annelik literatüründe, "doğa" kutsal bir kelime. Doğada olmak, doğayla ilişik ebeveyn olmak, doğal beslenmek vs vs...Neredeyse "doğa" ayrı bir nesne.

Doğada olmak istiyoruz ama tüm şehir konforumuzla birlikte. Yani imkansızı istiyoruz.